Merhaba İnsan. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Merhaba İnsan. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2012 Cuma

Her şey mübah artık.!



Sıcağın ayazı… kokulu kalemler olurdu ya hani? Ya da, mmm, arı maya silgiler.. Kokladıkça koklayasın gelirdi, elmalı ve çilekli… Sıcakta erirdi. Ayaz vurdu 40 derecede ama hani? Burnunun içine sokmadan artık duyamıyorsun o neşeli kokuları…
Peki, vuran ayaz mı yoksa büyüdün mü? Büyürken bütün o masum kokuları unuttun mu?
Masum diyorum çünkü, sendin! Saf sen.

Önce dünyayı değiştirdiler, sonra değişen dünyaya biz ayak uydurmaya başladık. İstemeden oluyor bütün bunlar! Hayır, ben değişmekte istemiyordum aslında. Ağaçların üzerinde bir kulübe de uyumak tek tercihim bir gökdeleni izlememek adına. Emzik şekerleri istiyorum 2 kuruşa satılan, leblebi tozunun boğazıma kaçmasını ve öksürmek delice! Susam sokağını izlemek istiyorum, Kurabiye Canavarı yerken çılgınca kurabiyeleri bağırmak istiyorum.

- Anne canım kurabiye çekti, nolur Anne kurabiye yap bana!

Sorgulamak istiyorum gene herşeyi, neden var olduk, neden bugün dolunay beni bu kadar etkiledi ki? Nasıl bir enerji salgılardı tam çember olduğunda ve sapsarı…
Bahçede hulahop çevirmek istiyorum saatlerce, rengarenk çocukların, rengarenk hulahopları dönsün benimle beraber… En fazla ben çevirmeliyim onu, en güzel ben kıvırmalıyım belimi. Okul tahtalarına tebeşirlerle yazmak istiyorum, onları kemirmek… Ateşim çıktığında annemin “tebeşir mi yedin gene!” diyerek kızmasını istiyorum. O tebeşirleri çalmak istiyorum,onlarla; okul dönüşü bahçeye sek sek oynamak için çizmek… en güzel taşı, en güzel numaraya ben atmak istiyorum. 5 taş oynamak istiyorum. Misketlerimi geri istiyorum, akvaryumda süs durmamasını istiyorum.

Bizim ev dizisini hatırlıyorum, pazar geceleri! Babam hep saçımı kuruturdu usulca... renkli puantiyeli bir pijamam vardı, onu giydiğimi anımsıyorum. Ziyaretçiler adlı diziyi izlememe izin vermedikleri halde gizlice evin holunden kafamı çıkartıp izlediğimi... Ranzam vardı, üstte uyuyan benken... Kardeşim ağlarken, -yalnız olmadığıma sevinmeliydim belki de ama- artık ayırın bizi derdim. Tek başıma uyumak isterken hayali periler yaratmıştım kendime... kaçar gene kardeşimin koynuna girerdim. Şimdi o da büyüdü benden kaçar oldu...
Tavla oynardım dedemle... Şeş - beş'ler havada uçuşur, dedem havada tutar şeşleri, bana bilerek yenilirdi. Ne o torunu üzülmesin... Özledim. Oyunları... Aileleri... Sobamızı.. Köyümüzü.. Çerkez tavuklarını... Hulahop'umu, bezden bebeklerimi.. Çocukluk arkadaşlarımı... Herşeyi..
Oyunlar mı değişti, yoksa ben mi büyüdüm?

Ama görüyorum ki herşey değişti. Artık soba yok evlerde, soba olmayınca kaynayan bir çaydanlık yok, patlayan kestaneler yok, soba başında anne, baba ve çocuklar yok. Muhabbet yok, ortak bir gözyaşı yok. Sevinçler bile ortak değil artık. Artık herkes o kadar yalnız ki. İşte korkulacak günler geldi. Çok kalabalık ama çok yalnızız. Çok içten ama bir o kadar umursamazız. Söz vermek çok kolay artık. Verilen sözler de tutulmuyor pek, o yüzdendir ki güvenilmiyor artık insanlara. Bahaneler çok, yalan söylemek normal, aldatmak diye bir şey kalmadı; bunu kabul eden kadınlar yüzünden…

Nasılsa affeder beni…
Herşey mübah artık, Allah nasılsa affeder beni!

22 Ekim 2012 Pazartesi

Çelişkiler Yağmuru



Bu video play - tuşuna basmadan olmaz..
Bastın mı? Basmadıysan...
Cem Adrian’nın müziğiydi belki de benim kalbimde çalan melodi... O sadece dile getirmişti...
Karanlığa ve yağmura, korkmuyorum diyerek seslenebilmek, yalnızlığına sar beni, kaçıp gitmem demek cesaret istemez miydi?

Yağmurla konuşmak benim tek dileğimdi. Hep zor gibiydi. Bir damlaya bağırırken, terbiyesizce beni kaale almadan yerde biterdi. Ona doğru eğilip, “Nedir bu tafra?” derken enseme bir tanesi inerdi. Dalga geçerdi yağmur benimle. Ben delice hareketlerle bağırınırken sahilin ortasında, insanlar yağmurda dans ettiğimi sanarlardı.

- Ne kadar da mutlu, biz de üstümüzdeki şu şemsiyeyi atsak mı?

Sonra pes ettim işte. Hayatta öyle değil miydi? Pes edersin bir yerden sonra, istemeden, yediremeden, güç toplamak için, beklersin. Beklerken, yediremediklerini hazmedersin. Öyle bir sindirir ki bünye tüm bunları, yaklaşan tehlike anlarında sirenlerin sesini duyarsın. Uyarır seni, uyarmasını istemişsindir bi kere…

Neyse, yağmur diyordum ben. Yağıyor ve benim sesimi duymazdan geliyordu. Belki de biraz hırsımdan, çok haşin oturdum yere. Bir kaç yağmur damlasını altımda eziyor olmak mutluluk mu vermişti ne? Döndürdüm başımı gökyüzüne, lakin hızlanmıştı bir kere, inadına, tükürüyor musun yağmur suratıma?
Fısıltıyla;

- Ben tükürmem... Bildiğim tek şey bu benim, tükürmek nedir bilmem ki ben. Kuruluk nedir bilmeden yağa yağa gidiyorum. Sen, hem kuruluğu bilirsin, hem ıslaklığı... Ben güneşe dayanamam, hep kendine çeker beni. Ben yere düştükten sonra gelir başıma, bana inat. Ben hiç onunla aynı anda bir manzaraya yağamadım, o da doğamadı. Ben bulutsuz hiç bir şeyim. Senin nefes alman gibi bir yerde!

Saçmalıyordu, yağmur. Konuşmayı da hiç beceremiyordu. Yoksa ben mi dinlemeyi bilmiyordum. Hem gözlerimi alamıyordum ondan, hem göze alamıyordum kafamı çevirmeyi. “Çelişkiler yağmuru” adını koydum birden... Bir de huzur gelip konmasın mı omzuma? Yüreğimde bir korku duymaya başlamayayım mı?

Ya biterse, ya dinerse, ya suratımı yıkamazsa, ya bana küserse?

Ya giderde, bir daha dönmezse?

Ya yanıbaşımda yağıpta, benim tenime düşmezse?

Olabilir miydi?

... Olmuştu ki, daha önce karları severdim. Çocukça sokağa fırlar, ağzımı açar, dilimde eritirdim.
- Benimsin! Derdim, artık içimdesin...

Sonra mideme vurur, kustururdu beni. Kendi çekip giderdi. Gitmemiş miydi?

Kalktım. Fazla yüz vermemeliydim. Bu sefer başımı önüme eğdim, yavaş ama adım adım olsa da ilerledim. Kirpiğime düştü nasıl olduysa, sonra enseme yeniden, omzumdaki huzuru ıslatmaya başladı. Sonra sıcak bir damla yanağıma düştü. Gözyaşımdı, sıcaktı. Yağmur soğuktu. Temizliyor musun beni yağmur? Yıka beni, ıslat beni... Ruhuma da damla 1-2... Yeterdi ki...

Evin kapısına geldim nasıl olduysa... Döndüm omzuma, omzumdaki huzura, “ Hazır mısın? Hazır olduğunu söyle bana benimle yaşlanmaya?”
Rüzgar başladı birden, şimşek çaktı, gökyüzü parladı...
Kaldırdım başımı, gökyüzüne baktım...
Gür sesli bir “Adam” inledi...
- Bu küstah kimdir ki, önce söver, sonra sayar, sonra da benim onu bırakmamdan korkar?

Cevap veremedim. Sadece bir “Kadın” diyebilirdim.
Önce söver...
Sonra sayar...
Sever, sevişir...
“Gitme” der, kendi gider...
Sadece biri...
Bir “Kadın” …


1 Haziran 2012 Cuma

Kör olmak ya da olmamak.





Gözler vardır…

Bazıları yeter artık daha fazla soru sorma dercesine bakar, bazıları öldür beni der yalvarır, bazıları korkaktır, ürkektir, cesaretsizliği sizi deli eder, bazı gözler vardır, bakmaya doyamazsınız. Huzur verir, anlamlıdır, akan bir su gibidir. Aksın diye bakarsınız, size baksındır yeterdir, sussundur, ama baksındır. Görmesindir, ama baksındır. Sevmesindir ama baksındır.

Gözler her şeyin başlangıcı ve sonudur. Bir gördüğünüz gözü bir daha göremeyebilirsiniz. Bir bakıştığınız gözü bir daha unutamayabilirsiniz. Bir göze âşık olabilir, bir gözden nefret edebilirsinizdir. Çünkü gözler ruhun aynasıdır denmiştir. İçinizde ne varsa gözlerden dışarı fışkırır. Nefret, aşk, sevgi, korku her türlü duygu gözlerin hemen üstünde ve altındadır. Gözler asla yalan söylemezler, öyle bir konuşurlar ki bazen kelimeler kifayetsiz kalır ama gözler anlatır. Sözler değersiz olur ama bir bakıştır karşıdaki gözlerin içini güldürtür.

Hislerin başlangıcı ve bitişidir gözler. Sevildiğinizi karşınızdaki insanın gözlerinden anlar, artık sevilmediğinizi ve istenmediğinizi gene bu gözlerden hissedersiniz. Gözler ağlar, gözler bağırır ve bazen bu gözler kapanır. Gözler uyur, dinlenir ve sonra yeniden gözler sabaha açar. Tıpkı bir çiçek gibi. Gözler yaşar. Nefes alır, kirpikler kıyafetidir, dış etkenlerden korunur. Gözleri daha anlamlı yapmak için sürüp sürüştürürsünüz. Ama bana soracak olursanız en anlamlı gözler üzerinde kirpikle bezenmiş en doğal gözlerdir. Hatta bazen öyle gözler vardır ki, üstüne 1 ton makyaj yapsanız anlam kazanmaz. Kırmızı, yeşil ve mavi, sürülen farlar anlamsızlaştırır gözleri. Bazı gözler bomboştur. Boş insanların gözleridir bunlar. Sadece boşlukmuşsunuz hissi verir. Sizi de boşaltır birden, suyunuz çekilir, deriniz kurur. Evet, şaşırmayın ve dikkat edin. Aynen bu dediklerim olur.

Bazı gözler hasettir, kıskançlığı sizi çatlatır. Negatif enerjili gözler diyoruz biz onlara ki üstünüzde (ki varsa eğer) mavi boncukları çatır çatır patlatırlar. O haset gözler en tehlikelisidir. Onlarla bakışmamaya, göz göze gelip enerjiyi üstünüze çekmemeye dikkat edin.
Yoksa gerçekten çok kötü bir gün geçirirsiniz, çarpıntı başlar, içiniz sıkılır, derin derin içinizi çekersiniz. Haset gözler bu iç sıkılmalarının temel sebebidir.

Bazen gözler yorulur, gözaltları morarır, biraz dinlenebilmek için size yalvarır, yaşarır. Bunun nedeni ya geceden kalmanız, aşırı alkol tüketmeniz ya da aşırı çalışmanız, aşırı okumanız ya da yazmanızdır. Bilgisayara saatlerce bakarak gözlerinizi yorarsınız. Üzersiniz.

Kalple bağlantılıdır gözler. Kalbi üzülenin gözleri ağlar. Siz bu ne demektir bilir misiniz? Nasıl bir bağlantıdır bu? Gözler kalbin aynasıdır demeleri bundan mı kaynaklanır. Gözler nasıl ağlar? Kızarır, morarır… Sanırım bunu düşünmek için sadece gözlerinizin ağladığı zamana bakmalısınız. Ve sizi üzen her ne varsa yanınızdan uzaklaştırmalısınız. Eğer amma da ağlamışım ben derseniz üzülmeyin. Ağladığınız kadar güleceksiniz.

Ve bazen gözler görmez, hissetmez, kimileri doğuştan, kimileri çeşitli kazalar sonucu dünyayı göremez. Doğuştan kör gözlerin bu dünyada en çok 3 şeyi merak ettiğini biliyor musunuz? İlk olarak renklere anlam veremiyorlar. Kırmızı nedir ki? Nasıl kokar? Tadı nasıldır? Ya da mor, ve ya pembe. Ve ikinci olarak “bulut”ları merak ederler. Bir tarafınızı yırtsanız onlara bulutun nasıl olduğunu anlatamazsınız. Dokunulabilir mi? Kokar mı? Kocaman beyaz pamuk tarlaları gibidir, koyu renge büründüklerinde yağmur, kar ve ya dolu şeklinde gökyüzü ağlar deseniz kaç yazar. Hem pamuk tarlası nedir, beyaz derken o da mı bir renk? O nasıl bir şeydir? Gökyüzü dediğiniz bizim üstümüzü kaplıyor tamam da, peki bulutta neyin nesi? Uçaklar var dediniz, onlara çarpmadan gitmek zor olsa gerek. Ve işte son olarak dünyayı ve evreni onlara anlatamıyorsunuz.

Şimdi benim demek istediğim, siz bu yazıyı okuyabiliyorsanız, kör olmayan gözlere sahip bir bireysiniz. Peki, bunun kıymetini ne kadar biliyorsunuz. Sadece bakıyor musunuz? Yoksa bakar körlerden misiniz? Daha önce bulutların anlamını düşünmüş müydünüz? Renklerin tatlarını? Yoksa sinir harbi içerisinde gözlerinizle etrafa ateşli oklar mı yayıyorsunuz? O haset gözlerden misiniz? O KISKANÇ ve bakılmaması için çabalanan. Yanınızda durmak istemiyor mu insanlar, sıkıntı mı veriyorsunuz içlerine? Yoksa sevmesin ama olsun baksın bana, sussun konuşsun gözleriyle benimle mi diyor insanlar sizin için? İnanın ben bunları merak ediyorum.

Hiç sincap gördüğünüzde yerinize çakılıp pür dikkat baktınız mı? Ölen bir sineği ya da kelebeği elinize alıp dikkatle incelediniz mi? Geceleyin bir kumsala (ama kıyafetleriniz kumlanacak diyerek bir havlu değil de ) kumların üzerine uzanıp yıldızları izlediniz mi? Ve bunları izlerken gözleriniz buğulandı mı? Kalbinizle gözlerinizin devreleri bağlı mı yoksa bir kopukluk mu var, bunu fark edipte onarmaya çalıştınız mı onu merak ediyorum.

İşte bazen gözler vardır, görendir ama bir kör kadardır. Ama bazı gözler vardır kördür ama görenden daha görendir. Değeri ne gözlerinin, eğer bu yazıyı okuduktan sonra değeri hala anlayamadıysan, son bir ihtimal daha var. Bir bebeğin olduğunda onu kucağına alıp, minik ellerine dokunduğunda, minik ayaklarını öptüğünde, onun gözlerini ilk açtığı anı gördüğünde gene gözlerin duygulanmıyorsa, işte hala değerini anlayamadıysan gözlerinin, bana sat. Neyse parası veririm. Emin ol, senden daha çok değer biçecek bir kör bulurum ben…

Sevgiyle kalın.


okudunuz mu? Şimdi bu videoyu izleyin :) Hepinizi çooook seviore. yes i do. du du du dırırımımımdımmm...


17 Nisan 2011 Pazar

Güvenmek nedir ki...


Sadece tek bir kelime… Güvenmek? 
Güvenilecek bir insan olmak ne kadar kolaydır Allahım. Ama aksini düşündüğünüzde ya da sağlamak istediğinizde güven; 2 tane yalana bakar.. 3 sayısı üzülür ve 4…peşi sıra dizilir 2 yalanın ardına.. İşin içinden bir türlü çıkamazsınız. Bir kere söylemişsinizdir yalanları, ardı arkası kesilmez. Sonra işler değişir ve vicdan azabı duymaya başlarsınız. Keşke yalan söylemeseydim. Keşke zincir kıvamında devam eden diğer yalanlara yol açmasaydım.
Güven çok önemliymiş. Ben yeni öğreniyorum. Kendine güvenmek yetmiyormuş. Ben hep yeter sanmıştım oysa. Düşünsenize bu aynen kırmızı ışıkta bekleyen bir yaşlı dedeye yardım etmeye benziyor. Onu geçirebilirim ben karşıya diyorsunuz. Koluna giriyorsunuz, seviniyor. 90 senelik bir tebessüm güveni veriyor kollarınıza… İçinizden dedem gibi diyorsunuz. Ve beklenen dakika geliyor kırmızı ışık yemyeşil. HADİ GEÇ’! Hadi diyorsunuz kolunuzdaki o koca çınara. Tamam diyerek yavaş olan adımlarını size ayak uydurmak istercesine hızlandırıyor. Bu kadar hıza gerek olmadığını söylüyorsunuz, yavaş yavaş adım atmasını, bastonuna bakıyorsunuz. Bir gün sizinde ihtiyacınız olabilir böyle insanları düşünerek gülümsüyorsunuz. Yolun tam ortasında kalbini tutuyor yaşlı adam. Dudaklarında dökülen sadece “bir dakika” kelimeleri ve yere yığılıyor. Nasıl olur bu? Siz onu karşıya geçirecektiniz oysa. Sadece bunu yapabileceğinizi biliyordunuz. Kendinize güveniyordunuz. Sanki o ışıklarda dururken bir dakika sonra öleceğini bilerek durmuş, sizin yardımınıza hayır dememiş ve üstelik ölümüne sizi tanık etmeye kalkmış. 

Sizin ne suçunuz var?
Peki, bir insana güvenmek?
Nasıl güvenebilirsiniz yıkılan dağlara? Yıkılan dağlar kendiliğinden büyür mü gözünüzde yeniden. Koskoca bir dağın yıkılışı daha burnunuzda, gözlerinizde an be an canlı yayındayken? Nerden bilebilirsiniz yarı yolda kalp krizi geçirip pes etmeyeceğini. Hayır der, yemin eder… Nerden bilebilir ki, siz onu tanıyorsunuz, bir kere bırakmıştır yarı yolda. Ve bunun üzüntüsünü çekmeden size gülümser, “Yapma Allah Aşkına, bize kıyma…” Kime bize mi der içinizdeki ses. Hangi biz?
Hangi biz?
Ve acı son daha da hazin.
Sizde oyunun içinde bulursunuz kendinizi. Bu sefer beyninizdeki oyunların gerçek olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız kendinize. Her şeyi gözlemlersiniz. “İşte, işte baktı o kadına…” “ Yok, yok aslında mesaj atıyor geceleri başka birine..” “Hayır, o msn’de delinin teki kimbilir kimlere yazıyor.” Bir bakarsınız hasta olmuşsunuz. Bir bakarsınız aslında bir insana güvenmek en önemli şey bu hayatta. Bir bakarsınız sırtınızı dayamak zorunda değilsiniz aslında birine.

Her an gidebilir.
Her an hata yapabilir.
Her an başkasına da sevdiğini söyleyebilir.
Asla sahiplenemezsiniz bu yüzden.
Teknolojinin ağzına sıçmak istersiniz.
Cep telefonlarının… Bilgisayarların… Uydunun… Antenin… Ve bilumum şarjlı aletlerin.
Eskiyi özlersiniz, annenizin zamanını.
Biriyle buluşmaya söz verdiğinizde, iki eliniz kanda da olsa gitmek zorunda olduğunuz buluşmaların hasretini çekersiniz. Telefonda “ Ya işim çıktı, gelemeyeceğim, boşuna bekleme’!” diyemezsiniz.
O yüzden daha gerçekmiş onların aşkları, dostlukları, akrabaları…
Bir bakarsınız sırtınızı dayamak zorunda değilsiniz aslında birine. Bir bakarsınız, artık 50 yaşınızda hasta olursanız yalnız gebermek zorunda kalırsınız aileniz mezardayken. Ama bilirsiniz ki oda yalnız girecek mezar taşının dibine. Çünkü sevmeyecek kimse sizin gibi. Onu kimse sevmeyecek sizin gibi.
Ben o yüzden maddeyi sevmiyorum. Ben o yüzden parayı sevmiyorum. (yenilir mi para yalnızlık gebeliğinde söyleyin?) Bir hasta azrailini beklerken baş ucunda bir su dolu sürahi mi ister yoksa elini tutan bir sevgi mi siz söyleyin bana?

Ne oldu insanlar size?
İnsanlara ulaşabilirlik, sizi sizden alıp götürdü mü?
Teknoloji size yaramadı mı?
Whats Up çürüttü beyninizi, Foursquare ile şekillendi gideceğiniz yerler, köhne bir balıkçı da check in yapamayacak kadar sosyetik oldu mideniz. Bırakın Allah aşkına. Okumayın da bu yazıyı. Tweet’leyin sahne hayat sahnenizi hemen.
Güvenmek için güvenilir olmak güvensiz insanların çevrelediği bu hayatta, karların yağışı kadar normal.
Cümle karmaşık geldiyse sade kelime kurgusu şu, güvendiğimiz dağlar karlar altında.


Ps: Sent from my BlackBerry® wireless device.. :)

17 Eylül 2010 Cuma

OLMAK-Pleiades Mesajları..

Alıntıdır.


"...Ne kadar büyük bir arayış içinde olursanız, ne kadar acele ve telaş içinde olursanız, ilerleme o kadar yavaş olur.Yapmanız gereken (tek) şey, yaşamın akışına uymaktır.Bu "OLMAK" tır.Her şeyin en büyük
uyumlayıcısı, kahkahalarla gülmektir.Daha çok oynayın, daha çok gülün. Bu bir "Yaplar" ve "Yapma" lar meselesi değildir."Doğru" ve... "yanlış", "İyi" ve "Kötü" diye bir şey yoktur.Ve gerçekte, "Yanlış" karar diye (de) bir şey yoktur.Her şey bir öğrenme sürecidir ve sizin burada oluşunuzun nedeni de budur.
......
Yargılama yok, sevgili Varlıklar.Yukarılarda, yaptıklarınızın kaydını tutan bir "Tanrı" yoktur.(Beşer) İnsanlık, bulutlar arasında oturan bir "Yaşlı Adam" şeklindeki bir Tanrı kavramı ile büyümüştür.Ve siz büyüdüğünüz ve Akli olarak bu Mitolojiyi dışladığınız zaman bile-kalben hala hepiniz- bulutlarda oturan Tanrının sizi gözetim altında tuttuğunu düşünürsünüz. Pekala sevgili dostlar, ben tüm Gökyüzünü araştırdım, baktım, baktım ve böyle bir Tanrı bulamadım."TANRI HERŞEY" dir, o aynı zamanda "SİZ" siniz.(Ve) Gerçekte (de) siz "O" sunuz...."

29 Nisan 2010 Perşembe

Değişen hayat...


Her şey değişti :) Kimsenin hayaline ortak olmak istemiyorum ama muhabbetimde sohbetimde herkes Ege'de bir köye yerleşiyor. Organik bitkiler yetiştiriyor... Sahilde köhne bir sandala balık tutuyor... arada tüttürüyor, arada kafa buluyor alkolle... sade bir yaşam...

Yoldan geçene sorsam o da öyle der. E benimde hayalim buydu :)))) Bütün kaçtığım insanlarla Ege sahillerinde karşılaşırsam, karşılaşacaksam kaçmamın anlamı ne? En iyisi ben biraz daha beklemede durayım. Şu an size yazdığım aynı pencerenin önünde kulağıma düşen kornalara, dörtte bir gördüğüm deniz manzarama, bana ulaşırmışcasına camıma ellerine uzatan Ahmet'e ( benim ağacım minikken ben ekmiştim tohumunu) onlarla mutlu olayım.

Peki ben geçen Cumartesi ne yaptım... Offf dostlar harikaydı. Böyle bir mutluluk heralde 4yüz senede bir bana denk geldi. Siz hiç boyut değiştirdiniz mi? Aynı anda hem burada, hem o boyutta gözlerinizi açabildiniz mi? İşte sevgili hocam David ile bu deneyimi yaşadım. Tarabya'daydık. Ormanda, her yer zaten orman ya yemyeşil. Giderken görmediğim, yanından es geçtiğim güzellikler, çiçekler, arılar, taşlar ve otlar... Ne bileyim işte hep yaptığımız gibi kör be kör yürüdüğümüz o yollar. Gittik, yere sergimizi serdik, karşılıklı bağdaş kurduk, oturduk...

- Bugün 3. göz çalışmaları yapacağız... dedi.

Önce bir afalladım tabiki. Seneler önce kapadığım bir gözü şimdi açarsam neler göreceğim. Korktum zarar veren enerjiler çalarsa kapımı.

- Sus, (dedi) kötü enerjiler artık yok... Öyle güzel enerjiler akıyor ki dünyaya, artık kötü enerjilerin bitişini kutluyoruz.

Birden bir sevinç bende, başladık derrrriiinn bir muhabbete, çok derin... Ülkeyi değil biz dünyayı, evreni kurtarıyoruz muhabbetlerimizde. İnsanı, evren bireylerini düşünüyoruz. İşte en güzeli de bu.
Nerede kalmıştım, oturduk bağdaş kurduk... Süt içtik, minik domatesler yedik... Saf bir doğa... Olduğumuz gibi.

- Şimdi sadece bana bak dedi, gözlerime..

Baktım...

- Şimdi sen ben ol, ben sen dedi.

Oldum...

Anlatamam, o an neler gördüğümü anlatamam. Önce bakarken gören olmak feci bir duydu... Ardından gördüğünüz her şeyin birden boyut değiştirmesi bambaşka. Karşımda benim yaşımda bir insan dururken ben gerçekten 70 yaşlarında, dinç, tebessümü müthiş, huzurlu ve içten bir adam gördüm. İşte o şokla ağzımdan bir "hassss.." çıkıverdi. Ne yapayim daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamıştım.

Saatlerce bakıştık, çünkü ben o boyutu gözümün dibindeyken görememişim. Sonra yanıbaşımda duran ağaçla bakıştık, sonra ben ağaç oldum... Sonra yanımda duran yaprak oldum. Taş oldum. Su oldum. Sonra eve geldim aynada kendimle çalıştım. Ben BEN oldum. Siz SİZ'misiniz???



Sanırım hayatın yüzde 1ini yaşadığımız doğru. İşte o yüzde 99luk kısım... Aman Allahım. BEN GÖRDÜM. BEN BUNU YAŞADIM. İNANILMAZDI...Hepiniz yapabilirsiniz, sadece bakan olmaktan "O baktığınız" olmaya geçmeniz gerekiyor. Bir aynada kendinizle, sonrasında bir mum ve tatlı bir melodiyle bu 3. göz çalışmasını yapabilirsiniz. Hiç bir şey kaybetmezsiniz. Gözlerinizi dikin ve bakın... Sonrasında kendinizi unutun..."O" olun. Özellikle aynadan kendinize bir bakan olduğunuzda çığlık atmayın,, korkmayın. O müthiş duyguyu yaşayın sadece.

Hayata bırakın kendinizi, hayat olun. Telaş yok, sıkıntı yok... Gerçekten de akan bir su var ve o yolunu buluyor...

Her şeyin bir sebebi var, tesadüf diye bir şey yok.

Hep bildiğiniz şeyler değil mi? O zaman neden birilerini suçluyoruz, çünkü kendimizde yüzleşemiyoruz. Oysa siz iyi bir insansınız. Karşınızdaki de iyi bir insan ancak gelişmek zorundayız. O yüzden iyi ya da kötü karşılaşıyoruz bir yerlerde... Bazen kırıyoruz birbirimizi ama gelişmemiz adına... hep mutlu bir hayat düşünsenize??? Bu bir FACİA olurdu, çünkü o zaman mutluluğun tılsımını -algı-layamazdık.

Algılı günler, pespembe yanaklar sizinle olsun.

Sevgi ve Işıkla...


PS: Zaten ben Alaska'ya yerleşmek istiyorum. :))

19 Nisan 2010 Pazartesi

The Way of All Flesh


"Hayatımız boyunca her gün ve her saat, değişen ve değişmeyen benliklerimizi değişen ve değişmeyen şartlara uydurmaya çalışırız; aslında yaşam bir uyum sağlama sürecinden başka bir şey değildir; bu süreçte küçük bir hata yaparsak budala, göze batacak türden bir hata yaparsak deliyizdir; bu süreci bir süreliğine ertelersek uyur, çabalamaktan bütünüyle vazgeçersek ölürüz."

- Samuel Butler, The Way of All Flesh