Soğuk ve yorgun bir geceden yazıyorum bunları...
Burası kireçleri dökülen rutubetli bir oda...
Ve bu odadan yazıyorum; yani, kırılma noktasından...
Yani derin ve efkârlı bir aşkın iç çekişinden...
Üst üste dizilmiş hatıralar, duvarlarından düşmüş resimler, ard arda söndürülmüş sigaralar, kül tablaları, duvarlara çivilediğim ve her sabah yüzü ile uyandığım esmer kız... Ayağı sallanan kırık masadan başka hiçbir şey yok...
Biliyor musun senin en çok her şeyini özlüyorum?
Senden sonra çok şey değişti bu şehirde...
Örneğin caddeleri eskisi gibi kalabalık değil...
Trafik sıkışmıyor, yağmurlar yağmıyor bu şehre...
Kırmızı ışıkta durmuyor arabalar ve nedendir bu şehre yeşil ışık bir türlü yanmıyor...
Dedim ya senden sonra bu şehirde çok şey değişti...
Ve dedim ya ben senin en çok her şeyini özlüyorum... Özlediğim bir şey gibi kendimi de özlüyorum...
Senin hiç kendini arayıp ulaşamadığın oldu mu?
Ya da sen de kendini özledin mi?
Artık aynanın karşısına geçip saatlerce saçımı başımı düzeltmiyor, elbise dolabından eşyalarımı çıkarıp birini giyip birini indirmiyor, tembihlediğin hiçbir şeyi yapmıyorum!
Anlıyor musun?
“Çöpleri dışarı çıkar, erkenden uyu, faturaları geciktirme, fazla sigara içme, saçlarını şu şekilde tara, şu pantolonunun üstüne şunu giy, balıkların yemini ver, odanın pencerelerini açıp havalandır, cumartesi gelirken Leman almayı unutma, bir de Kadıköy’den balık ekmek getir...”
Artık bunların hiçbirini yapmıyorum!
Anlıyor musun?
Yapmıyorum!..
Sen...
Aylar var yoksun bu şehirde...
Ve ben, aylar var evden dışarı çıkmıyorum...
Odaların perdeleri çekilmiş, yalnızlık bütün odaları kuşatmış, telefonun fişi çekik, faturalar ard arda masanın üzerinde, çöpler birikmiş, akvaryumdaki balık öldü, aynı atleti defalarca giyip buradaki yokluğunla beraber kokuşuyor...
Hani daha önceden gönderdiğin SMS’ler vardı ya...
İşte dün gece onların hepsini sildim...
Şiir kasetlerini kırdım, duvarlarında en beğendiğimiz karikatürleri, resimleri yakıp yıktım...
Ne Ahmet Telli kaldı ne Atilla İlhan!
Artık seninle beraber hiçbiri yok bu şehirde...
Oysaki en çok şiir okurduk...
Kendimizi bulurduk mısralarda...
Kalem kırmaca oynardık yazdığımız şiirlerde...
Aynı şehirlerde aşkın mitinglerine katılır birbirimizi firari yakalardık...
Sen...
Aylar var yoksun bu şehirde...
Ve ben, aylar var şiir yazmıyorum...
Bazen keşke olsaydın diye düşünüyorum...
Mutfaktaki tüpe çay koysaydın, akşamları geç kalsaydın, ucuz Türk filmleri izleseydin, `Geç kalıyorum` deyip erkenden ayrılsaydın yanımdan...
Yemek yapmayı bir türlü beceremeyip salçalı makarna yapsaydın...
Bende kalsaydın çoğu kez...
Evdekilere `Arkadaşlara gidiyorum` deyip kandırsaydın onları...
Şiirler okusaydın, Yavuz’dan türküler söyleseydin...
“Ah!” diyorum be!
Ne vardı o gece kapıyı çarpıp gidecek?
Oysaki tuzaklar kurdun ayaklarıma...
Biliyor musun? Şimdiki yolların çıkmazı da hep senin işin! İçinde kendimizi hayal ettiğimiz vitrinler eskisi kadar pahalı değil...
Kazıdığım kazı-kazandan para çıkmıyor artık...
Kitap alacak param var...
Artık otobüse biletsiz binmiyor, uzun yollarda otostop çekmiyor, oynadığım kâğıt paraların seri numaralarından hep ben kazanıyorum...
O gece kapıyı çarpıp çıkarken arkandan koşup ne diyecektim biliyor musun?
`Gitme Lan! Seni Seviyorum!!!` diyecektim...
Oysaki bir düğüm bağlandı boğazıma...
Kapıyı çarparken bir tren üzerimden geçti...
Şimşekler düştü bağlarıma sanki...
Yıldırımlar tuttu bütün kelimelerimi...
Aradığım bütün sözler evde yoktu sanki...
Sanki bir tren üzerimden geçti ve bu koskoca şehirler birer birer üstüme devrildi...
`Tamam! Unuturum! Bu da geçer! Hem yakışıklı bir adamım, elimi sallasam ellisi...` diyordum ya...
Yalan hepsi yalan işte!
Çığlar yuvarlanıyor ömrümün uçurumlarında geriye dönenler ise hep o yasak umutların ihaneti...
Bu arada; geçen gece arayıp konuşamayan, `sapık` diye kapattığın ses, oturduğun evin penceresine taşlar atıp çıkınca kaçan, sensizliği keş bir sigara izmariti gibi kalbine söndüren ve belki sen de inanmayacaksın ama, şimdi ağlayan da bendim...
Yarın Cumartesi...
Leman alıp gelir misin?
Bakkala ekmek yazdırıp paspasın altında duran anahtarla içeri girer misin? Bunu bilmiyorum...
Ama ben bıraktığın bir aşkın ladesinde aklımdayken bekliyorum seni...
Ve sarı bir hayat...
Gülmeyen kızların hayallerindeki; puslu, parlak cam kadar kirli...
Kaybetmiş kömürden beyazını...
Kanatlarını açmadan uçuyorsan, yüzümden çok yüreğimdir sana gökyüzü...
Konabilir...
Kanabilir...
Kanatabilirsin ömrümü...
Ve akabilirsin...
Çakıl taşlarımı döve okşaya...
Bu arada! LADES! AKLIMDASIN!..
Burası kireçleri dökülen rutubetli bir oda...
Ve bu odadan yazıyorum; yani, kırılma noktasından...
Yani derin ve efkârlı bir aşkın iç çekişinden...
Üst üste dizilmiş hatıralar, duvarlarından düşmüş resimler, ard arda söndürülmüş sigaralar, kül tablaları, duvarlara çivilediğim ve her sabah yüzü ile uyandığım esmer kız... Ayağı sallanan kırık masadan başka hiçbir şey yok...
Biliyor musun senin en çok her şeyini özlüyorum?
Senden sonra çok şey değişti bu şehirde...
Örneğin caddeleri eskisi gibi kalabalık değil...
Trafik sıkışmıyor, yağmurlar yağmıyor bu şehre...
Kırmızı ışıkta durmuyor arabalar ve nedendir bu şehre yeşil ışık bir türlü yanmıyor...
Dedim ya senden sonra bu şehirde çok şey değişti...
Ve dedim ya ben senin en çok her şeyini özlüyorum... Özlediğim bir şey gibi kendimi de özlüyorum...
Senin hiç kendini arayıp ulaşamadığın oldu mu?
Ya da sen de kendini özledin mi?
Artık aynanın karşısına geçip saatlerce saçımı başımı düzeltmiyor, elbise dolabından eşyalarımı çıkarıp birini giyip birini indirmiyor, tembihlediğin hiçbir şeyi yapmıyorum!
Anlıyor musun?
“Çöpleri dışarı çıkar, erkenden uyu, faturaları geciktirme, fazla sigara içme, saçlarını şu şekilde tara, şu pantolonunun üstüne şunu giy, balıkların yemini ver, odanın pencerelerini açıp havalandır, cumartesi gelirken Leman almayı unutma, bir de Kadıköy’den balık ekmek getir...”
Artık bunların hiçbirini yapmıyorum!
Anlıyor musun?
Yapmıyorum!..
Sen...
Aylar var yoksun bu şehirde...
Ve ben, aylar var evden dışarı çıkmıyorum...
Odaların perdeleri çekilmiş, yalnızlık bütün odaları kuşatmış, telefonun fişi çekik, faturalar ard arda masanın üzerinde, çöpler birikmiş, akvaryumdaki balık öldü, aynı atleti defalarca giyip buradaki yokluğunla beraber kokuşuyor...
Hani daha önceden gönderdiğin SMS’ler vardı ya...
İşte dün gece onların hepsini sildim...
Şiir kasetlerini kırdım, duvarlarında en beğendiğimiz karikatürleri, resimleri yakıp yıktım...
Ne Ahmet Telli kaldı ne Atilla İlhan!
Artık seninle beraber hiçbiri yok bu şehirde...
Oysaki en çok şiir okurduk...
Kendimizi bulurduk mısralarda...
Kalem kırmaca oynardık yazdığımız şiirlerde...
Aynı şehirlerde aşkın mitinglerine katılır birbirimizi firari yakalardık...
Sen...
Aylar var yoksun bu şehirde...
Ve ben, aylar var şiir yazmıyorum...
Bazen keşke olsaydın diye düşünüyorum...
Mutfaktaki tüpe çay koysaydın, akşamları geç kalsaydın, ucuz Türk filmleri izleseydin, `Geç kalıyorum` deyip erkenden ayrılsaydın yanımdan...
Yemek yapmayı bir türlü beceremeyip salçalı makarna yapsaydın...
Bende kalsaydın çoğu kez...
Evdekilere `Arkadaşlara gidiyorum` deyip kandırsaydın onları...
Şiirler okusaydın, Yavuz’dan türküler söyleseydin...
“Ah!” diyorum be!
Ne vardı o gece kapıyı çarpıp gidecek?
Oysaki tuzaklar kurdun ayaklarıma...
Biliyor musun? Şimdiki yolların çıkmazı da hep senin işin! İçinde kendimizi hayal ettiğimiz vitrinler eskisi kadar pahalı değil...
Kazıdığım kazı-kazandan para çıkmıyor artık...
Kitap alacak param var...
Artık otobüse biletsiz binmiyor, uzun yollarda otostop çekmiyor, oynadığım kâğıt paraların seri numaralarından hep ben kazanıyorum...
O gece kapıyı çarpıp çıkarken arkandan koşup ne diyecektim biliyor musun?
`Gitme Lan! Seni Seviyorum!!!` diyecektim...
Oysaki bir düğüm bağlandı boğazıma...
Kapıyı çarparken bir tren üzerimden geçti...
Şimşekler düştü bağlarıma sanki...
Yıldırımlar tuttu bütün kelimelerimi...
Aradığım bütün sözler evde yoktu sanki...
Sanki bir tren üzerimden geçti ve bu koskoca şehirler birer birer üstüme devrildi...
`Tamam! Unuturum! Bu da geçer! Hem yakışıklı bir adamım, elimi sallasam ellisi...` diyordum ya...
Yalan hepsi yalan işte!
Çığlar yuvarlanıyor ömrümün uçurumlarında geriye dönenler ise hep o yasak umutların ihaneti...
Bu arada; geçen gece arayıp konuşamayan, `sapık` diye kapattığın ses, oturduğun evin penceresine taşlar atıp çıkınca kaçan, sensizliği keş bir sigara izmariti gibi kalbine söndüren ve belki sen de inanmayacaksın ama, şimdi ağlayan da bendim...
Yarın Cumartesi...
Leman alıp gelir misin?
Bakkala ekmek yazdırıp paspasın altında duran anahtarla içeri girer misin? Bunu bilmiyorum...
Ama ben bıraktığın bir aşkın ladesinde aklımdayken bekliyorum seni...
Ve sarı bir hayat...
Gülmeyen kızların hayallerindeki; puslu, parlak cam kadar kirli...
Kaybetmiş kömürden beyazını...
Kanatlarını açmadan uçuyorsan, yüzümden çok yüreğimdir sana gökyüzü...
Konabilir...
Kanabilir...
Kanatabilirsin ömrümü...
Ve akabilirsin...
Çakıl taşlarımı döve okşaya...
Bu arada! LADES! AKLIMDASIN!..

6 yorum:
açık söylemek gerekirse çok gereksiz bir yazı bu, hatta yazan kişi için diyebilirimki kağıt israfıymış :) başından başlayınca bir süre sonra ruh daralmasına giriyorum, yine girdim, birde sonuna bakayım dedim, aynı saçma şeyler. gerçekçi değil en azından, bir erkek yazmışsa eğer bu yazıyı kesin ve kesin kendini ıssız adam modunda göstermeye çalışıyordur, bu tür yazılar ruh öldürücü, can çekiştirici. bu yazının bence aşkla falan alakası da yok, tuna kiremitçi'nin seviyesi, hatta ses sese karşı romanının burlop karakteri misali. şu melek tasvirleri yok mu hele, Kanatlarını açmadan uçuyorsan, bu ne yahu :)
kusura bakma tekrar, ama silkin ve kendine gel, boşver aşkı falan, önemli olan ne ruh ne beden, ikisi de önemli, boşver kanatları, boşver abartılı tasvirleri, aşk denilen şey can sıkıntısı için icat edilmiş bir saçmalıklar bütünü, gerçek aşk ise oldukça fiziksel, bedensel, meleklerin el ele tutuşmaları gibi değil, gerçek bir şey, boşver ayrılık saçmalıklarını, sadece iki kişiyi ilgilendirir ayrılık hikayelerini millet neden yazıp çoğaltsın, ne bu saçmalık, boşver, silkin ve kendine gel :)
nereden aldın bilmiyorum ama yazanın yüreğine sağlık çok ama çok güzel bir yazı bu...
travis bickle; Çok güldürdün beni eksik etme bu güzel yorumlarını :))) gerçek aşkı birazcık tasvir edebilirsen çok sevinirim :)
Mayam öpüyorum..
ben bayıldım yazıya ,cok guzel!
Beenmaya'ma katılıyorum, yazı güzel ama titre ve kendine gel :)
Sevgiler...
Alıntılanamayan tek şey AŞK'tır.
AŞK varsa Her yürek kelimelere ve renklere vurur kendini.Sevgilerimle.
Yorum Gönder