Ben de bir sevda vardı, ağzı dili yoktu ama gözleri hep ışıl ışıldı. Severken parlardı, ayrılırken daha bir yanıktı, koskoca Konstantinopolis… Yunanların ilk göz ağrısı, Osmanlıların biricik gözdesi… Fatih Sultan Mehmed’in 1453’te yuvamız olmasını sağladığı o yüce şehir, dağları düzleştirip, kocaman beyaz taşları döküp, onları yağlayarak gemileri geçirip ele geçirdiğimiz aziz İstanbul. Tüm dünyayı gözden geçirseniz öyle bir manzara göremezsiniz, ikiye ayrılmış yüreklerin kokusunu duyamazsınız. Bir tarafı Anadolu kokusunda, diğer tarafı Rumeli. Etrafında sur kalıntıları, Boğazın tam ortasında Kız Kulesi, bir köşe de Dolmabahçe Sarayı diğer yanında Ortaköy Camisi. Ve âşık olduğum tek şehir…
Göçmenlerin son durağı, taşı toprağı altın, kadercilerin yanık bağrı, altını kanında gizli sırra kadem basmış bir kadın. Başında tacı, yeri geldi mi uysal, yeri geldi mi asi, ama hep asil hep mütevazı. Bir o kadar istediğini barındıran, sevmediğini anında dışına kusan, sevdiği zaman kadınsı cazibesiyle baştan çıkaran, benim şehrim.
Byzantium, Nea Roma, Konstantinopolis, Konstantiniyye, Çarigrad, Dersaadet, Darü’l-Hilafeti’l Aliye ve İstanbul… Mustafa Armağan, Ufukların Sultanı adlı kitabında İstanbul’un sahip olduğu tüm bu isimlere yer vermiş ve devam etmiş, “ Bizans halkı lafı uzatmamak için ona kısaca “şehir” (polis) demeyi tercih edermiş. Çünkü şehir demek İstanbul demekmiş onlar için…” Diğer yandan tüm ülkelerin sahip olmak isteyeceği bir şehir, Akdeniz ve Karadeniz’i birbirine bağlayan, jeo-stratejik konumuyla tüm doğu ve batı ülkelerinin ticaret yolunu barındıran… “Dünyanın arzuladığı şehir o.”
16. yüzyıl Venedik elçisi, “Roma dünyanın hülasasıdır, İstanbul dünyanın kendisi” demiştir. Diğer yandan Necip Fazıl, Canım İstanbul şiirini yazmıştır;
“Yedi tepe üzerinde zaman bir gergef işler, Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler.”
***Herkesin şehri kendine güzel gelir elbet, ama benim yaşadığım bir şehrim var ki, Ah İstanbul’um… Sabahları yatağımdan martı sesleriyle uyanırım. Geceleri Bostancı sahilinden, Caddebostan’a yürürken bulurum kendimi… Oturup ada manzarasını izlerim, geçen binlerce vapur yanında dünyanın en güzel mezesi yakamozlu ayı soframa alırım. Kadıköy’den vapura binip Beşiktaş kaldırımlarına inerim, Avrupa’nın kokusunu duyarım, oradan isterseniz Tophane’ye gider, bir nargile alıp, tatlı tatlı tavlanızı oynarsınız. Olmadı mı? Peki o zaman, Ortaköy tarafına doğru atarsınız adımlarınızı, Çırağan Sarayı’nın önünden ağır adımlarla ilerleyip, Ortaköy’de alırsınız soluğu… Deniz kenarına oturur, bir kumpir alırsınız güzelinden, bazen geçen şilepler sizi ıslatabilir, nitekim büyük olur dalgaları. Hava kararmaya başlar, gece olur, İstanbul halkı yavaş yavaş ışıklarını yakmaya başlar ve ortaya çıkan manzara dünyanın ender görülen güzelliklerindendir. Ve işte o zaman Orhan Veli’nin İstanbul’u dinliyorum şiiri düşer aklınıza;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda Sucuların hiç durmayan çıngırakları;
İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı.
Geceleri eğlence isteyenlerin gözdesidir İstanbul, isterseniz Fenerbahçe’ye gider, çayınızı yudumlarsınız, isterseniz Taksim sularına kendinizi bırakırsınız. Şimdiki gençler Asmalı’ya uğrar ilk iş, kendi deyimleriyle hafif muhabbet sohbet havası, diğer bir deyişle demlenme, oradan konser mekanlarına ya da eğlence mekanlarına dağılırsınız. Sabaha karşı eve gitmeden önce yapılacak 3 şey vardır, hepside isteğe bağlı; biri Dolmabahçe’ye uğramak bir kahve içmek, ikincisi Taksim Kızılkaya’larda hamburger veya dürüm yemek ve son olarak Bostancı’da ada manzarası önünde midye dolma yemektir.
İstanbul sabahları güne yeni kalkmış bir bebek gibidir, yumuşak, alıngan ama huzur dolu, geceleri ise en güzel kokuyu sürünüp, en güzel kıyafetini giymiş, delidolu bir kraliçedir. Ona kendinizi sevdirirseniz, sizi bağrına basar, ancak nefretle yürürseniz, bence şimdiden bir gemiye atlayın ve boğaz sularında yok olun derim.
Geçen gün bir arkadaşımla bu konuyu konuşuyorduk, “Selin” dedi, “İnsanlar ya İstanbul’a küfür eder, ya da oturur karşısına şiir yazar. Sen şiir yazanlardansın, buralardan çok uzaklaşabileceğini sanmıyorum, sen burada oynamıyorsun, sen İstanbul’u yaşıyorsun.”
Bende oturdum, düşündüm. Hayır, İstanbul’u sevdiğim kocaman bir gerçek ancak, uzaklaşmak, onsuz birkaç sene geçirebilmek kolay olmayacak bunu da anladım artık. Bildiğim bir gerçek daha var, bazen daha güzel yazabilmek için, biraz uzaklaşmak, biraz daha özlemek gerekiyor. Yazacağınız isterse bir şehir olsun, isterseniz bir insan ya da bir kedi. İnsan özlemin kıyılarına bir yunus gibi vurduğu anda, çenesi öyle bir açılır ki, elleri yağlanmış gibi kalemle öyle bir kayar gider ki…
İstanbul yaşamayı bilene bir cennet, yaşamayı bilmeyene bir cehennem gibidir. Havası kimini ferahlatır, kimini boğar. Bu sıralarda en yakın arkadaşım bu şehri bırakıp İtalya’ya yerleşiyor. Ve bugün bana dedi ki, “Selin, ben bir daha gelmeyi düşünmüyorum.” Evet, aslında düşünmek, plan yapmak hatta hayaller kurmak ne kadar güzel. Diğer yandan doğduğunuz şehri inkar etme yoluna saparsanız, siz istediğinizde yerinde olmayan bir yıkıntı da görebilirsiniz. 3. Dünya Savaşı’nın eşiğinde olan dünyamız, birbirlerine saldırmak için hazırda bekleyen asi kurtlar gibi kapımızda bekleyen düşmanlarımız, hepsi yavaş yavaş gerçek yüzlerini gösteriyorlar. Beyrut’ta güzel bir şehirdi… Bakmaya kalksak şimdiki halini inanın ne midemiz, ne beynimiz kaldırır. Şu yanı başımızda ki savaş beni korkuttu açıkçası. 20. yüzyılda sivillerin kan revan içerisinde kaçışlarını gördüğümde, “Ey Dünya, hep iyiye gideceğine, giderek gaddarlaştın.” diyesim geliyor. Diğer yandan benim şehrim ve aşık olup yaşayabileceğim tek varlığım, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın dediği gibi;
Evin içinde bir oda, odada İstanbul
Odanın içinde bir ayna, aynada İstanbul
Adam sigarasını yaktı, bir İstanbul dumanı
Kadın çantasını açtı, çantada İstanbul
Çocuk bir olta atmıştı denize, gördüm Çekmeğe başladı, oltada İstanbul
Bu ne biçim su, bu nasıl şehir Şişede İstanbul, masada İstanbul
Yürüsek yürüyor, dursak duruyor, şaşırdık
Bir yanda o, bir yanda ben, ortada İstanbul
İnsan bir kere sevmeye görsün, anladım
Nereye gidersen git, orada İstanbul.
Ufukların Sultanı yazarı Mustafa Armağan’a değerli eseri için teşekkürlerimi sunuyorum.
Sevgi ve Işık ile..
PS: Resim alıntıdır. İtalya'ya giden kız döndü. Bu şehirsiz yapılır mı bilemem ama o bizi bırakmasın yeter. Döneceğimiz bir köyümüz olsun ilelebet.

3 yorum:
özlemişim istanbul'u, son bakıştan bu yana ne çok zaman geçmiş sokaklarında yürümeyeli... geri geri giden ayaklarım neden gitmez ki koşarak şimdi.
hoşgeldin, hoş getirdin istanbul'u bana.
ne tuhaf bizimki farklı bir sevda...be onunla oluyor ne de onsuz...
p.s: son 2 gün hatırlatayım :)))
Evrencım beğendiğine sevindim. :))) öpüyorum çok
Mayam yarın akşam içelim kahvemizi lütfennn kaçta çıkıorsun işten kaçta bostancı da olursun?
Yorum Gönder